Blue Jacket

Blue Jacket arkadaşımızın gönderdiği yazıdır

-----

Cinsiyetinden ve diğer her şeyden (etnisite, ırk, kültür vs.) bağımsız olarak, insanın denen varlığın

iki yönü vardır:

1. Diğer canlılarla ortak olan "biyolojik bir varlık" olma yönü yani hayvan oluşumuz,

2. Diğer canlılardan ve hatta evrendeki diğer her şeyden farklı olan "varolduğunu ve bir gün yok olacağını bilme" yani bilinç sahibi olma yönümüz.

  Freud ve evrimsel biyoloji ilk yönümüzle ilgili kısmı iyi açıklamışlardır. Erkekler becerebilecekleri(!) bir anne, kadınlar da verebilecekleri(!) bir baba ararlar.  Bu nedenledir ki çoğu seri katil, psikopat vb. kişiler, sorunlu ebeveynlere sahip olan veya hiç ebeveyni olmayan çocuklar arasından çıkar.



   Yine bu ilk yönümüzü (biyolojik varlık yani hayvan olma yönümüzü ve bu yönümüzün davranışlarımızı nasıl etkilediğini) anlamak için evrimsel geçmişimize bakmamız gerekir.



  Erkek; avcı ve toplayıcı olarak sürüden (yuvadan?) uzaklara giden, doğayla daha yakından etkileşime giren, cinsdaşı olan erkeklerle sürüdeki (kabiledeki?) iktidar savaşı için mücadele eden ama aynı zamanda avlanırken omuz omuza savaşan, kısacası yaptıkları/yapabildikleriyle hem sosyal konumunu kazanan ve aynı zamanda bunu hakkeden cins olmuştur. Böylece kadın üstündeki erkini, sahip olduğu fiziksel güç İLE değil, o gücü kullanarak SAĞLADIKLARIYLA yani hakkederek elde etmiştir. Bu, sizden güçlü birinin gelip elinizdekileri almasıyla veya sizi feth etmesiyle özdeş değildir. Dolayısıyla kadın burada hakkı gaspedilen “mazlum” değildir. Cinsler arasındaki durum “planlanmamış” “arzulanmamış” tır. Sadece öyle olmuştur.



   Kadın ise yuvada kalıp, çocukları doğuran (zekamızı belirleyen genler anneden geçer) , onları sosyo-kültürel eğitimlerini veren (anneden öğrenilenler özellikle ilkel dönemlerde çok fazlaydı) ama aynı zamanda doğayla etkileşimi sınırlı düzeyde kalan cins olmuştur. Yani erkeklere oranla… Avlanan ve toplanan ganimetlerin dağıtımı, diğer işlerin organizasyonuyla ilgilenmişler kısacası sosyal düzeyde varoluşlarını, bugün “ev işleri” dediğimiz bağlamda realize etmişlerdir. Zaten bu nedenle örneğin “santral memuresi” olmak konusunda iyidirler. Bağlantıları organize etmekte yeteneklilerdir. He bir de konuşmak konusunda yatkınlıkları da önemli bir etmen bu spesifik örnek için elbette... Erkekler avlanır ve keşfederken tehlike yaratmasın diye gerekmedikçe konuşmazlardı. Dolayısıyla konuşmak ile “araçsal” bir ilişki geliştirdiler. Kadınlarda ise konuşmak kendisi bir amaç haline gelmiştir. Bu arada ilkel devirlerden beri erkeklerin birbirine rakip olduğu kadar yeri geldiğinde canları pahasına birlikte savaşması (dostluk) ile kadınların hemen her zaman birbirlerine rakip olması, günümüzde erkek ve kadınların hemcisleriyle ilişkilerini de özetlemektedir. Neyse… Konuyu dağıtmayalım.



   Bir diğer deyişle “dışarısı” erkek için keşfedilecek, deneyimlenecek bir 3 boyutlu bir yerken, kadın için her an bir kaplanın fırlayabileceği iki boyutlu bir tiyatro sahnesi olmuştur. Hatta kadınların araba kullanmadaki doğuşsal yeteneksizliğin kaynağı bu “dünyayı 3 boyutlu algılama” eksikliğinin tezahürüdür.



   Yine bu nedenledir ki erkek çocuklar oyun oynarken ; genelde “uzay macerası” “korsancılık” “doktorculuk” oynayıp, hayal güçleriyle yeni şeyler yaratmanın peşindeyken, kız çocuklar ebeveynlerin yaptıklarının aynısını yapmanın başarı sayıldığı “evcilik” gibi oyunlarla ilgilenirler. Yani bir tarafta keşif ve hayalgücü diğerinde taklitçilik…



  Buraya kadar anlatılanlar sadece birinci yönümüzle ilgilidir. Elbete ki bir canlı türü olarak evrimsel geçmişimizin ve ilkel güdülerimizin; davranışlarımızı/düşüncelerimizi, hayata bakışımız ve kişiliğimizi etkilemesi/kısmen belirlemesi normaldir. Farkında olsak da olmasak da…

 

   Ancak takdir edersiniz ki “Ben varım” demenin ve elbette birgün varolmayacağınızı bilmenin “penislisi” ve “vajinalısı” olmaz. Bir diğer değişle varoluşsal bilinç düzeyinde kadın ve erkek tamamen eşittir. Ve bilinç sahibi bireyler olarak beynimizi nasıl inşaa edeceğimiz, kısacası nasıl biri olacağımız büyük ölçüde bizim elimizdedir. Tamamen değil, ama büyük ölçüde… Bu ise ikinci yönümüzün konusudur.



   Belki de en basit şekliyle evrim; canlıların, içinde yaşadıkları ortamla etkileşime girmesi sonunda, ona uyum sağlayacak şekilde değişmesi olgusudur. Tabi burda bahsedilen, canlıların biyolojik evrimi… Ve elbette insan türü de bunun bir parçasıdır. Fakat bu tür; yaşadığı çevreye uyum sağlamakla, yaşadığı çevreyi kendine uygun hale getirmek arasında keskin bir kırılma yaşamış bir türdür. Zekasının, onu kullanarak çevresini değiştirebilme seviyesine gelmesiyle birlikte artık evrimin kuralları, insanların üzerinde eskisi gibi doğrusal seyir izleyemez hale, daha kaotik bir hale gelmiştir. Yine bu geçiş dönemi sonucunda (bir günde olmamıştır) davranışlarımız, sosyokültürel yapımız kısacası bizi biz yapan şeyler tekrardan inşaa edilmiştir.

  Eskiden Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde belirtilenlen gereklilikleri (barınma, beslenme, güvenlik vs.) sağlamak için tüm gün uğraşan insan, zekasını kullanarak bunlara daha kolay ulaşmaya ve dolayısıyla kendine boş zaman yaratmaya başlamıştır. Boş zaman da dinleri, felsefeyi, sanatı ve hatta en ilkel şekliyle bilimin kaynağı sayılan “merak” için gereken ortamı yaratmıştır.

  Elbette bu; günümüzde “eski medeniyetler” dediğimiz kültürlere uzanan yolun sadece başlangıcıydı. Eski Mısır, Yunan, Aztek-Maya gibi medeniyetler ne ironiktir ki bugün “medeni” olmadığını düşündüğümüz “kendi türünü köleleştirme” temelleri üzerinde yükselmiştir. Zira ilkel aletleri kullanarak sağlanan fayda, onları kullanan insanları kullanarak sağlanan faydaya yenilmiştir. Neden zannediyorsunuz felsefe, demokrasi eski Yunan’da yeşerdi? Zira tüm işleri yapacak köleler vardı ve bu sayede felsefe, bilim, demokrasi gibi kavramlar yeşerebilmişti. Ben açıkçası o kölelere üzülmekle şükran duymak arasında karar veremiyorum.

  Genel olarak “insan” kölelerle, özelde kadın cinsinin bir anlamda köleleştirilmesi arasında tam bir uyum yok. Kadının sahiplenilmesinin altında üreme içgüdüsü gibi olgular da var. Fakat “fiziksel güç” konusu; kölelerle kadınlar arasında taban tabana zıt  durumda olmasına rağmen aynı sonucu doğurmuştur. Hemen hemen herşeyin hala fiziksel güce dayandığı bu “medeniyetlerde” kadının bu güce sahip olmaması onu “iktidarsızlaştırırken”, kölenin bu güce sahip olması onu çekici kılmıştır.

   Kadın güce sahip olmadığı, erkekler ise olduğu için köleleştirilmiştir. Yani medeniyet, fiziksel güce dayandığı sürece, aslında ilkel kabiledeki kadın/erkek farkını beslemiştir. Tek farkı aktörlerin artık mermerden, dev taş bloklardan yapılmış şehirlerde oynamasıydı artık bu oyunu…



   Ancak insanlık burada durmadı hiç şaşırmayacağınız gibi.. Sanai devrimi, rönesans, dinde reform gibi büyük değişimlerle birlikte “güç” ihtiyacı artık zayıf insan bedeninden değil, makineler aracılığıyla elde edilmeye başlanmıştır. Ve bu dönüşüm günümüzde de sürmektedir. Birşeyleri “düğmelere basarak” yapabilmekteyiz artık. Ve bu da takdir edersiniz kadın/erkek arasındaki farkları daha da azaltmaktadır. Erkekler ilkel çağlarda haklı olarak elde ettikleri statünün haklılığını artık savunamamaktadırlar. Özgürlükleri arttıran sosyopolitik haraketlerle kadınlar yavaş yavaş “modern mağaralarından” çıkmaktaydılar artık.



 Elbette bu dönüşümü salt kadın mücadelesinin başarısına bağlamak yanlış analize neden olur. Kapitalizmin eleman açlığı, kadını; erkeğin/kocanın kölesi olmaktan alıp patronun kölesi yapma şeklinde tezahür etmiştir. Bildiğiniz gibi sanai devriminin ilk yıllarında çocuklar bile en ağır işlerde çalıştırılırken, toplumsal mücadeleleler sayesinde bu (en azından batıda) engellenmiştir. Fakat kapitalizm, artık emeğinin eksilmesini iyi karşılamayacaktı. Günümüze dek uzanan “kadının çalışması” “ekonomik özgürlüğü” kavramları ciddi şekilde sermaye tarafından pompalanmış bir akımdır.



  Yoksa neden gezegenin korunmasını amaçlayan ve hayatilik açısından (itiraf edelim) kadın haklarından daha önemli çevresel hareketler bu denli güdük kalmışken, kadın hareketleri böylesine başarıya ulaşsın ki? Çevresel kısıtlamaların/tedbirlerin kapitalistleri nasıl etkilediğiyle, kadınların patronca köleleştirilmesi ve artık emeğinin sömürülmesinin kapitalistleri nasıl etkilediğine bakarsanız, kadın haklarındaki düzelmenin nedenlerini; salt bu mücadelenin sonuçlarında aramaktansa, sermaye ile ortak çıkarlara sahip olmasına da pay vermek yanlış olmayacaktır.



  Dolayısıyla günümüzde kadınlar açısından yaşananları; hayatı boyunca zincirlere bağlı yaşayan bir kölenin kendini aniden özgürlüğün ve açık bir toplumun içinde bulmasıyla birlikte yaşayacaklarına benzetebiliriz. Amerika’da zencilerin yaşadığına benzer şekilde eğer eğitimi, saygınlığı ve gerekli pozitif ayrımcılığı vermeden kadınları “salarsanız” elbette zincirliyken talep ettiklerini (erkek bana baksın, zengin olsun vs.) istemeye devam edecektir. Üstelik bunu, içten içe erkeklere (köle patronuna?) duyduğu öfkeyle harmanlayıp karşı cinsle sadece iki tarafı da mutsuz eden ilişkiler kurabilecektir. Zira başka türlüsünü bilmiyor.



Üstadın işçiler bağlamında dediği gibi: “ZİNCİRLERİNDEN BAŞKA KAYBEDECEKLERİ HİÇBİR ŞEYLERİ YOKTU. DOLAYISIYLA ONLARA SIKI SIKIYA SARILDILAR.”



  Toparlarsak her ne kadar kadınların evrimsel geçmişimizden kaynaklanan bir takım eksikleri olsa da, bazı konularda dezavantajlı konumda olsalar da sonuçta “insan beyninin eğitilebilirliği” onlara her zaman bu eksiklerini aşma şansı verir. Zira bizler çevresel koşulların getirdiklerini aynen kabullenmek zorunda olmayan bir türüz... Ki “çevre”  den kasıt içinde yaşanılan toplumu da içeriyor.

  Bu siteyi biryerlerden duyup gelmiş, bazı hazırcevap arkadaşlara epey gülmüş, birkaç tane de bizzat yazmış ve maalesef zincirlerine bağlı kadınlara acımış/kızmış ve hatta bazılarından iğrenmiş biri olarak sözüm o dur ki; lütfen tepkisel davranıp bu kadınlarla dalga geçenlere “hadlerini bildirerek” doğru bir şey yaptığınızı sanmayın. Tam aksine bu “dalgaların” altında yatan haklı sebepleri ortadan kaldırın. Kral, çıplak olduğunu haykıran çocuğa değil en başta kendisine ve onu kandıranlara, ardından aynı hatayı yapan halkına kızmalıdır. Dolayısıyla buraya gelip, bizleri davranışımız konusunda eleştirenler aslında gerçeği söyleyen o tek çocuğa gidip:



 “Sen sus bakıyim terbiyesiz! Krala öyle denir mi! Ayıp! Ya sana öyle yapsalar!”



…şeklinde combo yapan sersem teyzeye benzemektedirler.

-----

Blue Jacket

13 yorum:

  1. Her harfinin altina imzami atarim. Saygilar.

    YanıtlaSil
  2. başlarda kadın cinsine yine 'siz savaşamıyodunuz ilkel çağlardan beri biz yaptık ettik susun da oturun bizle uğraşmayın böhüü bizle eşit olmak istiyorlar' diye çemkiren ve bunu biraz entelektüelce bilimsel laflarla yapmaya çalışan bir yazı zannettim.
    fakat günümüzdeki kadın kavramıyla binlerce yıl öncekinin bir tutulmadığını görünce, kadın hakları ve eşitlik mevzusunun kapitalist çıkarlar ile uyuştuğu için var olabildiğine değinilmesiyle yazıya hak verdim.
    ellerine sağlık burada hep sonucunu tartıştığımız şeylerin sebeplerine ve oluşum aşamasına olayı her yönden inceleyen tam bir açıklama getirmişsin.

    YanıtlaSil
  3. Yorumlar için teşekkür ederim. Genelde insanlar; mevcut durum çıkarlarına uyuyorsa o durumu savunur veya tersi halde kötüler/suçlar... Oysa yapılması gereken, öncelikle durumun neden böyle olduğunun anlaşılmasıdır. Bunun için de hakkında tartışılan şeyin gelişimini, ne iken ne olduğunu bilmek gerekir.
    Bunun ardından, yani mevcut durumun (örneğin kadın ve erkeğin toplumdaki konumunun) hangi aşamalardan ve değişimlerden geçerek bu aşamaya geldiği ortaya konduktan sonra ne yapılmak istendiğine ve bunu nasıl yapacağımıza karar vermemiz gerekir.
    Aslına bakarsanız şu anlattıklarım her türlü problemin çözümünde uygulanması gereken standart prosedürdür. İster kadın/erkek ilişkileri gibi toplumsal, ister kendi yaşamınızla ilgili kişisel konular olsun farketmez...
    Sonuç olarak, bu sitede ele alınan konu bağlamında konuşursak; istisnaları olmakla birlikte kadınların içinde bulunduğu durum ve düşünce/davranış kalıplarını değiştirmek için (sitedeki örneklere bakarsak değiştirmek isteyeceğimizi varsayıyorum)öncelikle bu saydıklarımın kökenlerine bakmalıyız. Bu da evrimsel geçmişimizde yatmaktadır. Ancak konu "insan" olduğu için sadece evrimsel geçmiş yetmez. Bizi, belki de evreni oluşturan hemen her şeyden ayıran ve ne ironiktir ki aslında evrenin bir parçası olduğumuzu anlamamızı sağlayan "BİLİNÇ" hakkında da konuşmak gerekir. Şu anda varolduğumuzu ve birgün yok olacağımızı bilmemiz, bilmediklerimize duyduğumuz merakımız, bizi biz yapan beynimizi kendi istediğimiz gibi inşaa edebilme yeteneğine (eğitime) sahip olmamız, kadın ve erkek olarak ayırdığımız İNSAN'ı gerçekten de İNSAN yapan şeylerdir ve her iki cinste de ortaktır.
    Dolayısıyla realitenin neden böyle olduğunu ve nasıl olması gerektiğini belirledikten sonra sıra bunu nasıl yapacağımıza geliyor ki o zaman da işin içine yaşadığımız dönemin zeitgeist'i yani ruhu giriyor.
    * Dünya ekononisinin kapitalist yapısından,
    * teknolojik gelişmenin kadın ve erkeğin yapabileceklerinin ayrımını törpüleyen doğasına, [herşeyin düğmelere basılarak yapılması veya kendi kendini sürüp parkeden arabalar gibi;)]
    * kültürel globalleşme ve "din" "töre" gibi bazı anahtar kavramlara bakışın değişmesine
    ... değin birçok değişkeni hesaba katmamız ve bu "veriler" ile bir diğer değişle bu malzemeyle amacımıza nasıl ulaşabileceğimizi planlamamız gerekiyor. Tabi bu tür bir toplumsal mühendislik çabasına girişecekler için söylüyorum bunu.
    Yoksa işin "kişisel gelişim" kısmı (toplum neyi dayatırsa dayatsın)büyük ölçüde bireylerin elinde. Özellikle de bilgiye erişimin ve sosyal organizasyonun/mobilitenin bu denli kolay olduğu bir devirde...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. mavi ceket dostum iyi yazmışsın madem konu açıldı:
      yaşadığımız yöre itibariyle aslında en büyük sorunumuz kültürel globalleşme bana kalırsa.
      çünkü biz globalleşirken neleri normal neleri anormal kabul edeceğimizi kestiremiyoruz. önümüze sunulan şeyleri değerlendirmeye tabi tutmadan sadece moda diye benimseyerek kendi kendimize bir elitlik ve modernlik algısı yaratıyoruz.
      örneğin 'fuck buddy'lik kavramı, biz bunu kabul etmek için herhangi bir değerlendirmeden geçirmedik.
      kimilerimiz sadece batı toplumlarında yani bireyselliğin daha ön planda olduğu bir toplum yapısına sahip yerlerde oluşan bu kavramı hemen benimsedi. ve bunu benimsememeyi geri kafalılık ilan ederek geri kalan herkesi suçladı.
      oysa fuck buddy lik sadece bizim kültürümüze yöresel örflere uygun değil diye reddedilen bir şey değil. bizim anlayamadığımız olay dinlerde veya toplum örflerinde var olan kimi kavramların insan psikolojisi ve toplumun çoğunluğunun gelecekteki çıkarları açısından yararlı olduğu gerçeği. mesela sadece cinsel ihtiyaçları karşılayan bir ilişki , var olma bilincine sahip, ilgi isteyen, sevgi isteyen bir canlı olan insanın duygusal ihtiyaçlarını eksik bırakıyor.ve kuzey avrupa ya da amerika gibi bireyselleşmenin yüzyıllardır normal olduğu toplumlarda bireyler zaten bu yalnızlaşmaya ve kendi içinde yaşamaya alışkın olduğundan bir sorun yaratmıyor rahatça toplum bunu benimseyip uygulayabiliyor. fakat bizim gibi daha dışa dönük ve toplumun bireyden daha ön planda olduğu kültürlerde bu tarz ilişkiler kişilere pek uygun değil. biz emek isteyen aşık olma cesareti isteyen ilişkileri bir kenara bırakıp işin kolayına kaçmayı hiç sorgulamadan normalleştirdik.
      bu da insanın sadece evrilmiş bir primat olduğu dönemlere geri dönüş demektir, var oluşsal bilinçsel yönümüz dieğr bireylerin de varlığımızı onaylamasını farkımızda olmasını ister bu yüzden toplumda bir rol almak isteriz , bu yüzden sevildiğimizi hissetmek isteriz fakat bireylerin duygusal ihtiyaçlarını ikinci plana atan bu ilişki türünü 2000lerdeki mini cinsel devrimle beraber hemen içselleştirdik hatta normal bir çifti aşık olan kişileri fuckbuddysi olmayanları yadırgamaya başladık. ama bohem hayatı yaşayan 20li yaşlarında her gece bir başkasıyla olmayı fuckbuddy olmayı normal sayan erkek 30lu yaşlara geldiğinde kendisinin de takıldığı dişileri eğlenilecek kız, ortam kızı, kaşar gibi yaftalarla etiketleyerek bir kenara atıp karım bakire olsun ikiyüzlülüğü yapıp yine doğu kültürüne sığındı.
      erkek kendisi batıyı ve özgürlüğü tatmak isterken bunun sorumluluğunu alamayıp işine geldiği noktalarda yine doğu kültürünü savunma iki yüzlülüğünü yaptı.

      bu da bizim henüz kendi özgür kararlarını verebilecek ve bunun sorumluluğunu üstlenecek olgunlukta olmadığımızın bir göstergesi. sudan çıkmış balık gibi anadolu kültürüyle daha çok batı ülkelerinden ihraç edilen küresel kültür arasında sıkışıp çırpınmaya başladık. ve bunun kadın cinsindeki yansıması da kezbanlık oldu.

      Sil
    2. henüz son yarım asırdır toplum hayatına karışmış olan kadın, hem anne ve eş hem de çalışan personel olmaya tam olarak ayak uyduramamış kararsız kalmışken, bir de son 10 yılda gelen yeni cinsel özgürlüklerle bunların getirdiği sorumlulukları bir anda kabullenememiştir. işin sadece özgürlük kısmını kullanıp, sorumluluğa gelince erkeğin sırtına yükleyerek sanki ilişkide kendisi sadece kullanılan tarafmış gibi davranan kezbanlar türemiştir.
      bir de görüntü itibariyle modern giyinip, popüler kültür eserlerini okuyup dinleyip izleyip aynı zamanda baskıcı ebeveyn ve toplumun yönlendirdiği doğrultuda cinselliğini saklamaya ve en iyi alıcıya satmaya çalışan iki arada bir derede dediğimiz kendi içerisinde de çelişkiler yaşayan dişiler ortaya çıkmıştır.
      bunlar gördüklerine duyduklarına özenerek uygulamak ve yaşayabilmek isteseler de hem maddi olanaksızlıklar hem de baskı nedeniyle yapamazlar. bu yüzden ileride eşleri sayesinde yeterli imkana sahip olmayı dilerler fakat o izledikleri hollywood filmlerinde rahat rahat yaşayan kadın tipinin diğer bir özelliğini nedense hiç uygulamak istemezler veya zaten bunlar filmde gerçekçi bir biçimde tasvir edilmez.
      bu göz ardı ettikleri özellik kadının da en az erkek kadar bilgiye beceriye sahip olması iş hayatında yer edinmesi ve bunun gayet normal hiç garipsenmeyen bir durum olmasıdır. felsefeden müzikten konuşulduğunda ortamdaki dişi de konuşmalara dahil olur, kütüphaneye gider, sinemaya gider; çeşitli hobilere sahip olur. üniversiteye gitmek için kendisi çalışıp para kazanır biriktirir. bizdeyse ailenin baskısıyla beraber isterse 30 yaşına kadar gelsin çocuklarını besleme ve ekmek elden su gölden hazırcılığa alıştırması durumu olduğundan kadın keyfini bozup da kendi geçimini sağlamaya çalışmaz. üniversitede babası okutur, evlenene kadar babası sonra kocası besler onun çalışmaması garipsenmez erkeğin ona bakması bir zorunluluk gibidir.
      kadın da bunu benimserken aynı zamanda bunun erkeğe bir otorite hakkı tanıdığını düşünerek yetiştirilmiştir ve bu 70li yıllarda doğanlara kadar böyle devam etmiştir. şu an çoğumuzun annesi, teyzesi halası ev hanımıdır. ev hanımı mantığı 'erkek besler geçindirir kadın da evde ona hizmet ve itaat eder'dir.bu en azından tutarlı bir mantık, herkesin bir rolü var ve herkes işini yapıyor evde veya dışarıda. bu uzun yıllar batı toplumunda da böyleydi sadece bize has bir durum değil.
      fakat iş , kadının özgürlüğünü ve eşitliğini isterken sosyal hayata eğlenceye karışırken; konu çalışmak olunca doğu toplumu ataerkilliğine sığınmasıdır. kendisini geliştirmesi eğitim alması para kazanmasa bile toplumsal hayata bir katkı yapması beklendiğinde 'ben kadınım o erkeğin görevi' mantığına sığınması, fakat gezmek tozmak alış veriş yapmak, en az erkek kadar cinsel özgürlük sahibi olmak istediğinde 'biz eşitiz' demesi. olay bu noktada patlak veriyor. kadın global kültürün işine gelen nimetlerinden yararlanırken, bunların getirdiği sorumluluğu kabullenmek istemiyor ve ben dişiyim bahanesine sığınıyor.
      burada erkeğin de aynı ikiyüzlülüğü tam tersinden okuması söz konusu. erkekler de artık 'kadınlar da okusun çalışsın biz onlara bakmak zorunda değiliz hayat hani müşterekti?' diyerek kadının da toplumsal hayata ve üretime katılmasını isterken; söz konusu olan kadının cinsel özgürlükleri olunca 'ama o dişi onun hormonları farklı o benim kadar rahat olmamalı toplumun ahlakı ondan sorulur namusumuzun göstergesidir, çocukları dişi büyütür' gibi bahanelerle kadının cinsel özgürlüğünü kısıtlıyor. gece hayatını eğlenmesini, hobileri olmasını ve sosyal faaliyetlere katılmasını istemiyor, diğer erkeklerden kıskanıyor ve kadını bu kez kendisiyle eşit görmeyip sahiplenilecek üzerinde otorite kurulacak bir varlık olarak görüyor.

      Sil
  4. yani o da işine gelince anadolu kültürüne ataerkil toplumun kadın üzerindeki otoritesine sığınırken işine gelmeyince 'hangi çağda yaşıyoruz kadınlar da modern olsun herşeyi bizden beklemesin üniversite mezunu olsun çalışsın işi gücü olsun' diyor.
    o da örnek aldığı globalleşen batı toplumunda kadının çalışmasıyla beraber evdeki iş bölümünün eşit hale getirildiğini erkeklerin de bulaşık yıkadığını, çocukla ilgilendiğini karısı dışarıda eğlenirken evde oturup yemek yapmayı garipsemediğini fark etmek istemiyor. sadece işin kadınlar da iş yerine gitsin eşit olalım dişiliklerini kullanarak bizi sömürmesinler kısmını alıp, kadının çalışmasıyla elde ettiği eşit sosyal hakları eğlenme talebini evdeki yükünün azaltılması talebini karşılamıyor.
    şu an türk kızı şöyle türk erkeği böyle diye başlayan karakter tartışmalarımızın genel sebebi bu olay diye düşünüyorum. her iki cinsin de son yüzyılın kadınlara getirdiği özgürlük ve sorumluluklardan kendi işine geleni hak olarak görüp geri kalanını görmezden gelmesi ve global kültürün yansımalarını kafasına göre yorumlayarak kendi çıkarları doğrultusunda talep etmesi.

    YanıtlaSil
  5. Yanıtlar
    1. Hacı bu ne ya? ne demek istedin şindi amk... yazının üstüne bi şeyler koyabileceksen yaz da... bu şekilde olaya bu yazının yorum kısmında dalma.. bu şekilde girebileceğin bi sürü konu var sağ tarafta.. üstelik de mabadını yırtabileceğin riski de var gülmekten. neyse anlamayacağın kesin... niye yoruyorsam kendimi..

      Sil
  6. şu fuck buddy meselesinin nedeni oluru olmazı konusunda yapılan analizler zaman zaman bireylere göre yanlışlık gösterebiliyor. toplum ve kültürel yapı üzerinden olaya yaklaşmak her zaman doğru tespitler yapmayı da engelliyor. insanın cinsel isteği ve seks eylemi biyolojik gerekliliktir genlerimizde bulunmaktadır hayvani bir içgüdüdür ve bu istekleri her zaman ve sadece duygular tetiklememektedir hormoneldir. sadece bir şeyler hissettiğin insana karşı seks isteği doğuran hormanların salgılanmaz. sokakta gördüğün karşı cinsin herhangi beğendiğin yada sana çekici gelen bir yanı duygusal bi etkileşim olmaksızın seks yapma isteğini doğurabilir.
    dolayısı ile duygusal paylaşımlar yaşamak istemeden de seks yapabilirsin iki tarafta bu konuda anlaşırsa yalnızca seks için görüşmeler olabilir ama seksin duyguları tetiklediği de görülmüştür. eğer iki tarafta örf adet anane yada dinsel olgular yada toplumsal yapı gibi kavramları pek umursamıyorsa ve bu umursamamazlık bilinçli bir şekilde gerçek ise seks yapma isteği karşılıklı olarak geçirilebilir. bu bireysel düşünceler ve kişilik ile ilgili olan konular eylemi yapan insanlardan başka kimseyi ilgilendirmez. buna toplum üzerinden yaklaşmakta çok mantıklı değildir fuck buddy meselesinin toplum üzerindeki etkisini tartışmak yada toplumun genelleştirilmiş değerleri üzerinden bu olaya yaklaşmak sadece tartışılabilir. her birey kendinden sorumludur, toplum bireyden sorumlu değildir. insanların genel özellikleri çevresinde oluşmuş toplum yapısı bu yapıya aykırı bireylerin olabileceği gerçeğini değiştiremez etkileyemez yargılayamaz yaftalıyamaz isteyen istediğini yapar kısacası insanın içinden geliyorsa ve doğru olduğunu düşünüyorsa kim takar toplumu.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. fuck buddy meselesine değinilmişken daha da genişleterek tek eşlilik kavramını sorgulamak istedim. özellikle evliliğin, mülkiyetçiliğin ortaya çıkışından sonra, atanın malının mülkünün kime aktarılacağının belli olabilmesi için geliştirilmiş bir kurum olduğunu ve insanların doğasında tek eşlilik olmadığını unutmamak gerekir. çok eşlilik toplum tarafından kabul gören bir kavram olsa, kadın-erkek ilişkilerinde kıskançlık ortadan kalkacak ve hayat çok daha güzel olacaktı kanımca. yalanlara, aldatmacalara gerek kalmayacak, saklambaçlar oynanmayacaktı.

      Sil
  7. özet geçin la kim okuYacAk BUNca şeyi ananski am varmı am ondan haber verin

    YanıtlaSil
  8. Bu kadar bilgi birikimine sahip biri mutlaka bir kitap yazıp yayınlamalı...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. dalga mı geçiyorsun lan? bu yazdıklarının hepsi internette var. biraz okumuş, biraz da yorumlamış amk.

      Sil